Mutluluk derken geçici bir keyiften değil, daha derin bir şeyden bahsediyoruz. Antiklerin eudaimonia dediği halden. İyi olma hali.
Mimarlık da tam orada devreye giriyor, çünkü mutluluk soyut ama onu hissettiren şeyler çok somut.
Benim için üç katmanda çalışıyor o çaba:
1. Bedeni sakinleştirmek: Doğru ışık, doğru oran, doğru akustik. İnsan fark etmeden nefesinin düzeldiği mekanlar vardır. Tavan çok basık değildir, koridor çok uzun değildir, ışık gözü yormaz. Beden güvende olduğunu anlar.
2. Ruha yer açmak: Malzemenin dürüstlüğü, bir köşede bırakılan boşluk, dışarıyla kurulan nazik bir eşik. Peter Zumthor'un dediği gibi, mekan bir enstrüman gibi çalmaya başladığında insan kendini hatırlıyor. Orada bir şey yapmak zorunda değil, sadece var olabilir.
3. Aidiyet kurmak: En kalıcı mutluluk bu. Mekan sana "burada iz bırakabilirsin" dediğinde. Anı biriktirmeye uygun olduğunda. Bir mutfağın tezgahı, bir avlunun duvarı, bir pencerinin önündeki sedir. Mimarlık o zaman sadece barınak olmaktan çıkıp hafızaya dönüşüyor.
O yüzden modernizmin "form fonksiyonu takip eder" cümlesini ben hep şöyle çeviriyorum içimden: form, insanın iyi olma halini takip eder.
Senin pratiğinde bu çaba nerede daha çok beliriyor? Birini mutlu ettiğini en net hissettiğin mekan neydi, yaptığın bir evde mi, yoksa tesadüfen girdiğin bir mekanda mı?
Yorumlar
Yorum Gönder
Fikirleriniz Bizim İçin Kıymetli Teşekkür Ederiz.